Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

Süphan Türkoğlu

BU İŞ MİS GİBİ TEPTİP KOKUYOR!

Bu iş mis gibi tertip kokuyor beyler!.....

Ne bu böyle? Hükümetin çıkarmaya çalıştığı yeni Sosyal Güvenlik Reformu nedeni ile başlatılan eylemler ile aynı zamana denk gelmesi bir tesadüf mü? Yoksa planlı bir hareket mi?

Hele hele Sayın Başbakan R.T.E.’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yapacağı mitinglere denk gelmesi “kaymaklı kadayıf”… Bitlis’te, Mardin’de kükredi sayın Başbakan R.T.E., Türk bayrakları ile donatılmış meydanlarda…

Büyük bir duygu sağanağı olduğu kesindir!

Ve yine şiirini okudu…

Aşık Veysel’in canım şiirini popülizm adına berbat etti ama ne gam…

Bu AKP’nin çok iyi analizcileri olduğuna eminim artık. Milletin can alıcı noktasını çok iyi biliyorlar. Türk Milletinin mağdurun ve mazlumun her zaman destekçisi olduğu gerçeğini çok iyi kavramışlar.

İçimde öyle bir his var ki; Mahalli seçimler bu yaz aylarında olacak gibi. Ve yine AKP bu yolla doldurduğu yelkenleri ile seçim birinciliğine sıçrama yapacak.

Davayı açan savcıya bir bakın hele; bilmem hangi ilde, bilmem hangi şeyhin torunu.

Şeyh torunu olacaksın ve şeriat gelecek diye bir iktidar partisine karşı kapatma davası açacaksın. Buna kargalar bile güler.

Dediğim gibi önümüzdeki üç, dört ay içinde mahalli seçimler olabilir.

İki yıl üst üste bu milletin ekonomisi yaz aylarında seçim kaldırır mı?

Bana göre kaldırmaz.

Millet daha ne kadar geçim derdini bırakıp seçimi düşünecek ki?

Ama gel görelim devletlilerin umurunda mı bu olay? Tek onlar iktidarlarını kaybetmesinler yeter milletin canı cehenneme!

Bu tertibi yapan yapıyor da, yiyen nasıl yiyor buna aklım basmıyor bir türlü?

Adamlar, yeni çıkardıkları Sosyal Güvenlik Reformuna ait tepkileri bir tek kapatma davası iddianamesi ile gündemden silip attılar.

Tek kare fotoğraf göreniniz var mı TV ekranlarında?

ABD ve AB’nin tutumu da ilginç, bu kapatma davası konusunda…

Ne destekledikleri belli ne köstekledikleri.

İlk gün kısa bir açıklama ve sustular.

Biliyorlar ki AKP’yi destekleseler AKP oy kaybına uğrayacak.

Ne nihayetinde yapılan kamuoyu yoklamalarında AKP oyları %60’a dayandı.

Bu hava ile girilecek mahalli seçimlerde, AKP bütün belediyeleri alacaktır.

Buna Diyarbakır Belediyesi de dahildir.

Öyle seçimler yapıldıktan sonra ki ertesi gün hiç kimse çıkıp da bana şaşkın rolü yapmasın çok kızarım inanın.

Adamlar Milletin şifrelerini çözdüler.

Ve bu şifrelere göre siyasetlerini nakış nakış işliyorlar.

Bunların karşısında adam akıllı bir muhalefette yok ki buna karşı bir politika geliştirsin.

CHP’nin Baykal’ı, milletle ve milletin değerleri ile kavgalı, MHP’nin Bahçeli’si ülküsü ve ülküdaşları ile hasım. DYP, ANAVATAN derseniz aylardır ortalarda gören yok.

BİR tek benim gördüğüm ve duyduğum BBP ve O’nun Genel Başkanı Sayın Muhsin Yazıcıoğlu var ki; O da sesini duyuramıyor milletine.

Yani her şey bütün şerait AKP’den yana ve onun lehine gelişiyor, herkes ona çalışıyor.

Bekleyip görelim.

Eğer yakın zamanda seçim olursa ki, göstergelere göre olması gerekiyor anlayın ki bütün bu yaygaralar seçim yatırımıdır. Bütün bunlara rağmen bile bile AKP’ye oy verenin aklını kontrol ettirmesini tavsiye ederim. Çünkü aleni şekilde bir milletin değerleri bu şekilde kullanılmaz. Takiyyeyi göre göre takiyyeciye pirim vermekte aklı başında insanın yapacağı iş değildir.

Kim ne derse desin…

Bu iş mis gibi tertip kokuyor.

R.T.E.’nin ve AKP’nin tertibi.

Bu nedenle ey Milletin tertibe alet olma!

 

http://www.milliyetciler.com/koseyazilari/yazi241/bu-is-mis-gibi-teptip-kokuyor 

MİLLİ MUTABAKATTAN TUTTURAMADIĞIMIZ MAYAYA

“Tarihimizin karardığı iki asır boyunca her çareye başvurarak ayakta kalmaya çalıştık, başardık. Koskoca bir imparatorluğun mağlup çıktığı savaştan kendi azim ve irademizle bağımsız bir devlet kurduk. Bu başarının bedelini, milletine yabancı iktidarların tahakkümü altında yaşayarak ödedik.”

Şeklinde bir anlatım vardı yıllar önce deklare ettiğimiz Milli Mutabakat metninde. Orta çıkışımız ortaya çıkış gerçeğimiz, ortaya çıkış gereğimiz bu kelamda gizli idi.

Ne idi gerçek?

Milletin başardığını, milletine yabancı iktidarlar zayi ediyordu…

Buna inanmıştık, bunu biliyorduk.

Emindik ki, gelen bütün iktidarlar milletine yabancı idi.

Ve Türk Milletinin yüzde yüz Milli bir iktidara ihtiyacı vardı.

Ve bu Milli iktidar ülküsünü ancak ve ancak biz gerçekleştirebilirdik. Milletin içinden yetişen milletine yabancı olmayan, milletine yabancı olmayan milletin kendisi Anadolu Çocukları olan bizler.

Derdimiz o gün ki MÇP’ nin yüzde iki buçuk oyunu bölmek değildi.

O gün MÇP içinde pek çok yanlışlıklar vardı. İçinde PKK unsurlarını barındıran iktidara verilen kayıtsız ve şartsız destek, Yahudi cemaati ile yakınlaşma, sinagog açılışlarına, Yahudi Vakfı açılışlarına gitmeler, Ermenistan ve Ermenilerle yakın ilişki kurmalar, Petrosyan görüşmesi, 12 Eylül öncesi mücadele veren ülkücülere "katliam sanığı" yakıştırmaları vs. vs. Evet. Bunu da görmüştük ama asıl dert başka idi. Millet için milletçe bir idare ülküsü.

Batının bize biçtiği ve giymeye zorladığı kalıplardaki elbise Türk Milletine dar geliyor sıkıyordu.

Biz bu yaşamaya zorlandığımız kalıplara alternatif olmak iddiası ile çıkmıştık ortaya.

Derdimiz dert ve hastalığın tespitinden sonra çaresini bulmaktı.

Bu nedenle Milli Mutabakat dedik, bu nedenle Yeni Oluşum Hareketi başlattık ve bu nedenle Büyük Birlik olmak istedik.

Dertlerin, bu Milletin dertlerinin farkında idik, reçete ve ilaç belli idi. Çünkü bu milletin içinden bir fert olarak aynı dertlere duçar idik.

Ama gel gör ki, geçen gün istifa eden Ökkeş başkanın ifadesi ile on beş yıla yakın geçen zaman içinde bir türlü “maya tutmadı” tutturamadık.

Yine ama anlamadığım nokta şu; biz bu yola çıkarken çileyi ve zorlukları bilerek, çileye ve zorluklara göğüs germek gerçeğini bile bile “Ya Allah Bismillah” diyerek başlamıştık. Bu usanç bu yılgınlık neden? Geçen zamana bakıyorum. Tabanı haya kaldıran tavandan pek çok isim yok ortada.

Ne oldu, şartlar düzeldi mi?

Milletin çektiği dertler nihayete mi erdi?

O günden bu güne dünya daha karmaşıklaştı.

Zulüm daha çok arttı.

Millet daha çok borç batağına battı.

Gayrı Milli iktidarlar daha çok gayri millileşti.

Batının bizi zorladığı kalıplar daha da daraldı.

Mevcut Başbakan partisini kurmadan ABD’ye gitti beyaz saray’ın sakininden icazet aldı. Öyle partiyi kurdu.

IMF Türk’ün boynuna attığı kementi her gün daha fazla sıkıyor.

Bölücü terör gemi azıya aldı, AB ve ABD desteğini alan Kuzey Irak peşmergesinin şımarıklığı PKK’nın legal ve illegal itlerini temelli şımarttı.

Şimdi bütün bu ahval ve şerait içinde “maya tutmadı” bezginliği ile yoldaşını terk etmek niye?

Hani ahde vefa?

Kaldı ki bizleri yola düşüren yola döken sizlerdiniz.

Biz bezmemiş iken, biz usanmamış iken bu yola bizlerin önünde koyulanlar neden bıkkınlık gösterirler.

Yoksa amiyane tabirle bu yola çıkılırken birilerinin hamasi nutukları takiyye mi idi?

Yaptıkları coşkun konuşmaların ardında gelecek için ikbal planları mı kuruluyordu?

Yoksa hala Vefa İstanbul’da bir semt adı olarak kalmaya devam mı edecek?

Bütün bu olumsuzluklar karşısında diyorum ki “bir elime ayı, öteki elime güneşi verseler, dönen dönsün ben dönmem davamdam”

------ O -----

2004 Yerel Seçimleri öncesi Şarkışla Belediye Başkanı H.Ömer Coşar’ın BBP’den istifa edip AKP’ye geçtiğini açıklaması sonrası bir BBP’li olarak yaşadığım şoku, 2009 Yerel seçimleri öncesinde de Gürün Belediye Başkanı Mehmet Aktaş’ın BBP’den istifa edip AKP’ye geçtiğini açıklaması ile yaşadım.

Bu gidişe bakıyorum da, artık bu işin çivisinin çıktığına kanaat getiriyorum.

Hani dürüstlük, hani söz, hani namus, şeref, haysiyet?

Nedir bu gidişat?

Nedir bu BBP’li Belediye Başkanı iken AKP’ye geçenlerin ilkesizliği, omurgasızlığı.

Sivas’ın bir ilçesinde Genel Başkanın şehrinde bir belediyenin başkanı olacaksınız ve böyle kaypakça davranacaksınız.

Bu AKP neden bir CHP’li belediyeyi katamıyor partisine?

Çünkü teklif etmeye cesaret dahi edemiyor.

Ama BBP’li Belediye Başkanlarım hemencecik geçiveriyorlar öte tarafa.

Ayıptır ayıp!

Dik durun biraz. CHP’lilerden dava adamlığı, siyasetçilik öğrenin.

Ve bu yaptığınız için Allah’tan korkmuyorsunuz, belde sakinlerinizden utanmıyorsunuz ama yarın BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile karşılaşırsak diye düşünün ve hayâ edin.

Eğer şeref, haysiyet, onur vb. gibi erdemleriniz mevcut ise ve piriniz gibi gömlek değiştirmeye heves ettiniz ise adam gibi Belediye Başkanlığından istifa ettikten sonra geçin AKP’ye, bizde helal olsun adam gibi adamlarmış diyelim.

Ama sizlerde bizlerde biliyoruz ki adam değilsiniz.

 

http://www.milliyetciler.comkoseyazilariyazi232milli-mutabakattan-tutturamadigimiz-mayaya   

KANUNSUZU KANUNLAŞTIRMAK

Son günlerde PKK terörü konusunda Türkiye gündemi büyük bir değişim yaşamaktadır. Her kesimden birileri büyük bir gayretle kanunsuzu kanunlaştırma derdine düştü ne hikmet ise?
Sanki Türkiye Cumhuriyeti Devleti dağ başındaki inlerde yönetilen, keyfi kanunlarla hüküm süren bir toplulukmuş gibi birileri çıkıp diyor ki "Silahları bırakın konuşalım". Bunu diyenler kanunsuzların yoldaşı olsa hiç dert değil. Bunu dillendirenler devletten yana görünüp devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün altına dinamit koyan böyle bir lafı nasıl söyleyebilirler? Şaşırıyorum.
Beyler!... Kendinize gelin.
Devlete silah bırakmayı teklif edeceğinize devletin karşısındaki kanunsuzlar güruhunun 23 yıldır nelere mal olduğunu iyi görün.
Devleti onulmaz bir borç batağına sokan bu kanunsuzlar değil mi?
On binlerce cana kıyan bu kanunsuzlar değil mi?
Ülkemin doğusuna devletimin gönderdiği ve o bölge halkına hizmet etsin diye gönderdiği doktoru, öğretmeni, hemşireyi, askeri, polisi katleden bu kanunsuzlar değil mi?
Bu tip söylemler kanunsuzu kanunlaştırma gayretleridir.
Kamuoyunu yavaş yavaş PKK ile masaya oturtma zilletine alıştırma manevralarıdır. Geçenlerde posta kutuma gelen bir elektronik postada Rumelinin Osmanlının elinden aynı taktikle alındığını anlatıyordu. Yani önce milleti bezdireceksin, sonra milletin bu bezginliğini kullanarak bir an evvel ver kurtul aşamasına gelebilmek için karşındaki kanunsuzu kanun dahilinde gibi gösterecek manevralara gireceksin.
Nedir bu? İşte "Silahları bırakılsın, konuşulsun" lafları. Peşinden "genel af" alıştırmaları gelecek.
Ki oda geldi nitekim. CHP Genel Başkanı "acaba Başkakanın kafasından genel af mı geçiyor" gibi manasız bir laf atmak sureti ile bir nabız yoklaması yaptı. Güya karşı gibi görünüp bu işi dillendirmek görevini ifa etti. Şimdi birileri Deniz Baykalın kuyuya attığı bu taşı nasıl çıkaracaklar göreceğiz. Çıkar mı bu taş çıkmaz mı? O da belli değil.
Dost düşman iyice karıştı. Kim ne yapmak ister belli değil.
Ortada kesin ve net bir tavır gören var ise beri gelsin bize de anlatsın. Herkesin ifadeleri muğlak, herkesin lafları lastikli. Kimse kesin ve net bir tavır ortaya koyamıyor.
Neden?
Çünkü, dirayetsiz ve basiretsiz devlet adamları çoğunlukta. Önündeki bir kaç yılı göremediğinden, gelecek yılların konjonktürünü kestiremediğinden ilerde şimdiki konuştuklarım başıma bela olmasın diye hep muğlak ve yuvarlak laflar ediyorlar ki ilerde kıvırması kolay olsun.
Ama büyük bir çoğunluğun üzerinde birleştiği tek nokta var.
O da, KANUNSUZU KANUNLAŞTIRMA!
E, o zaman kolay gelsin!...

http://www.milliyetciler.com/koseyazilari/yazi203/kanunsuzu-kanunlastirmak

NADASA TERK EDİLEN BBP-MİLAY KÖKTÜRK'E CEVAP

“Millet tarafından nadasa bırakılma” gerçeği 2002 Genel seçimlerinin değil, 1999 Genel seçimlerinin sonucu idi. Sayın yazar burada tarihsel bir sıralama hatası yapmış bulunuyor. 2002 Genel seçimlerinde “Nadastan Hasada” sloganı ile BBP’li milletvekili adayları Türkiye’yi karış karış gezerek çalışmış fakat dış destekli AKP rüzgârına set çekmeye mütevazı imkânları ile gücü yetmemiştir. Bundan evvelki seçimlerde de 28 Şubat sürecinin rövanşı ve Bebek Katili terörist başı Apo’nun Türkiye’ye iadesi gerçeği atlanarak yapılan her türlü analiz yanlış en azından eksik olur. “Nadasa bırakılma” birilerinin uydurduğu bir kavram değil, platonik bir gerçeklikti. 1999 Genel Seçimlerinde yaptırılan anketler incelenirse bu platonik olgu görülecektir. Bütün sağ seçmenin oy vereceği parti olmasa ikinci alternatifi %50 nin üzerinde BBP idi. Sistemin öngördüğü % 10 luk seçim barajı halk iradesinin sandığa yansımasında büyük bir engel oluşturulduğu realitesi kabul edilmeden de yapılacak olan siyasi analizler eksik olmaz yanlış olur. Sayın yazarın NADASA TERK EDİLEN BBP” başlıklı yazısında tam isabet sağladığı noktalar elbette ki mevcuttur. Ama yazının geneli itibari ile değerlendirilmeye alındığında Sayın yazarın ön yargısı okuyucunun gözünden kaçmamaktadır. Ön yargılıdır çünkü Türk Milletinin hafıza zafiyetinin farkındadır. 1999 yılının siyasi ve içtimai şartlarını çoktan unutan bu millete 2007 Türkiye’sinden bakarak bir siyasi hareketin geleceği hakkında yorumlar yapmaktadır. Yukarda zikredilen ve Türkiye’yi büyük bir başkalaşıma sokan 28 Şubat sürecinin Türk Siyasi hayatına etkisini tamamen göz ardı etmektedir. Ön yargılıdır çünkü Türk siyasetinde seçmenin yönlendirilmesinde büyük etkisi olan medya olgusunu ve bu olgunun Büyük Birlik Partisine bakışını “televizyonun fendi Yazıcıoğlu’nu yendi” dediği halde yok saymaktadır. Aydın Doğan’ın RTÜK yasasına muhalefetinden dolayı BBP’ yi kara listeye aldığını kendisi bildiği halde bilmeyenlerden saklamak yolunu seçmektedir. Ön yargılıdır çünkü Türk Siyasetine yön veren istediğini büyüten istediğini bitiren ve ABD’den yönlendirilen Halkoyu hareketinin planlayıcılarının Büyük Birlik Hareketini kendi âli menfaatleri için tehlikeli gördüklerini ve bu nedenle her dönemde bir başka siyasi hareketi büyüttüklerini görmezden gelmektedir. AKP’yi büyüten ve AKP’nin yelkenlerini rüzgârla dolduran gerçeğin bu olduğunu kendi bilmektedir fakat bilmeyen okuyucularından saklamaktadır. Haklıdır, evet. BBP kurumsallaşamamıştır. Kamuoyundaki tek kişilik parti psikozunu kıramamıştır. Önümüzdeki dönemlerde alınması gereken radikal tedbir ve kararlardan ilki ve en önemlisi bu sorunun çözümü ile ilgili olmalıdır. Haklıdır, evet. Davası olan partiler, yollarına, meclise girme hesabı yapmadan devam ederler. Türk siyaset tarihinde bunu hep böyle gördük. Bir davası olan parti, olabildiğince çok sayıda yetişmiş ve göz dolduran mensuplarıyla, meclise girmek için birtakım ittifak arayışları içinde olmadan, sabırla halkın teveccühüne mahzar olabileceği günü bekler. Ama günümüzde popülizm moda olmuş, başarı alınan oy ile orantılı olmaya başlamış. Dürüştlük, şeref, namus, haysiyet para etmez olmuştur. Büyük bir gururla davasından döndüğünü “gömlek değiştirmek” deyişi ile anlatanlar bugün Türkiye’nin başına oturtulmuşlardır. İster istemez bu rüzgârdan BBP mensupları da etkilenmiş, etkilenen kesim etkilenmeyenlerden sayıca fazla olunca da, Sayın yazar gibi eleştirmek için bahane kollayanların kalemine malzeme sunulmuştur. Burada haksız olduğu konu şudur, sayın yazar Türkiye’nin önümüzdeki dönem gireceği virajları yok sayarak bu analizi yapmaktadır. Önümüzdeki dönemde o kadar keskin virajlar beklemektedir ki Türkiye’yi böyle bir dönemde T.B.M.M.’de Muhsin Yazıcıoğlu gibi kadroların olmasında Türk Milleti açısından faydalar olacağı hesap edilerek böyle bir yola girildiği gerçeği göz ardı edilmektedir. Türkiye’yi bekleyen Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde, merkez sağ partilerin düştüğü yanlışlara düşmeyecek bir Muhsin Yazıcıoğlu meclis için olmazsa olmaz bir şarttır. AB giriş sürecinde AKP Hükümetinin baştan teslimiyetçi politikalarında hükümeti ikaz ve Türk Milletini bilgilendirme görevini bu mecliste Muhsin Yazıcıoğlu’ndan daha iyi kim yapabilir. Fırat ve Dicle sularının uluslararası bir denetimin kontrolüne verilmesinin konuşulduğu şu günlerde Muhsin Yazıcıoğlu’nun mecliste olmasından ancak vatan hainleri rahatsızlık duyar ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun bu dönem meclise girme çabasını basitçe şahsi istirasları için olduğu imalarında bulunur. Kuzey Irak politikalarında hükümete Milli menfaatler doğrultusunda ikazlar yapabilecek politikaları öğütleyen Muhsin Yazıcıoğlu bu devlet için bir kazanımdır. Kerkük referandumunun yapılmaya çalışıldığı ve Türkmenlerin gizli soy kırıma tutulduğu bir zamanda Muhsin Yazıcıoğlu gibi Ülkücülerin mecliste olması Türklük için bir güven kaynağı sayılmalıdır. Kıbrıs'ta ki ver kurtul politikalarına alternatif sunacak bir Muhsin Yazıcıoğlu Türk Dünyası için bir nimet sayılmalıdır. Enerji politikalarında, tamamen peşkeş sayılabilecek dışa dönük politikaların engellenmesi veya en azından bu ihanet politikalarının kamuoyuna duyurularak karşı cephe oluşturulması noktasında BBP’ nin seçim barajını protesto ederek Meclise bir milletvekili ile de olsa girmeye çalışması ve girmesi tamamen milli bir refleks olarak algılanmalıdır. Sayın yazarın kaçırdığı veya unuttuğu bir başka nokta şudur. Yazar BBP’ nin geleceğini MHP ile ilişkilendirmektedir. Bu noktada analiz etmesi gereken konu şudur; dün MÇP’den Yazıcıoğlu ile birlikte ayrılıp ayrı bir siyasi hareket başlatanlar bugün MHP’dedirler. Dün Yazıcıoğlu MÇP’den ayrıldığında MÇP’ de kalanlar bugün BBP’ dedirler. Dün gidipte bugün dönenler için ne değişti? Dün kalıpta bugün gidenler için ne değişti? Bu soruların cevabı mutlak bulunmalıdır. MHP daha doğrusu MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli seçime girmeden evvelki icraatları ile BBP’ yi gündemden çıkardığını belli etmiştir. Sadece BBP’ yi mi? Hayır. Sayın Devlet Bahçeli MHP’de ülkücüleri gündemden çıkarmıştır. Sayın yazara siyasi partide siyaseti direkt bu işin muhatapları yani millet ile yüz yüze yapmış birisi olarak şunu tavsiye edebilirim. Bu tip siyasi analizleri eğer art niyetli yapmıyorsanız, direkt halka inin ve halkın nabzını tutarak edindiğiniz izlenimleri değerlendirin. Masa başı analizler işte böyle gerçeklerden uzak yapılırsa ortaya bir varmış-bir yokmuş gibi manasız bir ikilem çıkar. Hem siyasi başarıyı oyla değerlendireceksiniz, hem de dava partilerinin tez zamanda meclise girmek gibi bir zorunlulukları yoktur diyeceksiniz. Yazar bence kendi samimi fikrini delikanlıca ortaya koymalı ve ısmarlama yazılar yazarak bir yandan MHP’ye öte yandan AKP’ye mavi boncuk dağıtmak gibi bir basitliğe girmemelidir.

2 TEMMUZ SENDROMU

Anadolu’nun kavurucu sıcaklarının yaşandığı günlerden bir gündü yine.

Ben tahsil için Sivas’ta ki son günlerimi yaşarken, birileri bir senaryo yazmış ve o senaryonun çekim seti olarak Sivas’ı, figüranlar olarak da Sivaslıları seçmişlerdi.

Perşembenin gelişi Çarşambadan belli idi.

Ama ne hikmettir hala anlayamadığım bir vurdumduymazlık ile şehrin mülki amiri bu durumu görmemişti veya görmek istememişti.

Aziz Nesin’in son günlerde Aydınlık Gazetesi yolu ile tefrika ettiği Salman Rüşti’nin Şeytan ayetleri adlı kitabı Anadolu’da muhafazakar kesim arasında büyük bir gerilim yaratmıştı.

Bu gerilimin üzerine de Sivas Valisi Ahmet Karabilgin’in yıllardır Yıldızeli Banaz Köyünde yapılan Pir Sultan Abdal Şenliklerini Sivas şehir merkezine taşıması ve bu şenliklere Aziz Nesin’in davet edilmesi var olan gerilimi artırarak kopma noktasına getirmişti.

Bunlar yetmezmiş gibi şenliklerin açılış akşamında AKM’de olanlar, devrim şehitleri adına yapılan saygı duruşuna Sivas Valisi Ahmet Karabilgin’in de katılması, Aziz Nesin’in o gecede yaptığı konuşma, AKM önüne Ozanlar Anıtı adı altında Pir Sultan Abdal’ın heykelinin bir gecede dikilmesi ve bu olayları mahalli gazetelerin bir gün sonra şehre duyurması kopma noktasına gelen sinirlerin kopmasını sağlamıştı.

Daha sonra yaşanılan gelişmeler ve yapılmayan ya da yapılmak istenmeyen müdahaleler işi otel yangını noktasına getirerek bir şehre ceza kesilmesi sağlanmıştı.

Ölü sayısının 37 ile sınırlı kalmasının en büyük sebebi bu senaryoyu hazırlayanların hesap edemedikleri Alperenlerdi.

İlahi bir hikmet midir? Tevafuk mudur? Bilinmez.

Ama birileri bu ayrıntıyı gözden kaçırmıştı belli.

Şenlik katılımcılarının kaldığı ve olaylar neticesinde yanan otel olan Madımak Oteli ile BBP İl Teşkilat binasının bulunduğu binalar sırt sırta olması hasebi ile ölen insandan daha fazla sayıda kişinin kurtarılması mümkün olmuştu.

Gözden kaçan bu ayrıntı nedeni ile pek çok insan kurtarılarak birilerinin sonraki yıllarda yapacağı katliam edebiyatının boyutunun küçültülmesi sağlanmış olacaktı.

Aradan onlarca yıl geçmesine rağmen, bu olayın asıl faillerinin bulunamaması ve faturanın suçu sırf orada bulunmak olan kişilere kesilmesi bu devletin ayıbıdır.

Mahkeme sürecinden evvel sanıkların nasıl toplandığını ve nasıl ifadeler alındığını çok iyi bilenlerdeniz. Ali Baba Mahallesine kurulan ihbar tahtası gerçeğini bunca yıldır hiçbir namuslu kalem sorgulamamış veya sorgulayamamıştır.

Yine 2 Temmuz’un sene-i devriyesine geliyoruz. Sivas’ta görüştüğümüz dostlarımız yine kulaklarına çirkin fısıltıların geldiğinden dertleniyorlar. Belli sivil toplum kuruluşları, sendikalar, alevi dernek ve federasyonları bütün şubelerine baskı yapmak sureti ile 2 Temmuzda Sivas’a bindirme yapmak derdindelermiş. Amaçları büyük ihtimal ile 22 Temmuz seçimleri öncesi karışıklık çıkarmak adına provokasyon yapmak.

Pek çok Sivaslının kulağına 2 Temmuzda dışarı çıkmamaları fısıldanır olmuş.

Yarın Sivas Ticaret ve Sanayi Odası 2 Temmuz ile alakalı olarak Oda Meclisini toplayıp bu konuyu görüşeceklermiş.

Artık Temmuz ayı Sivaslılar için sendrom halini aldı.

Devlet Sivaslıyı bu dertten bir şekilde kurtarmalıdır.

Hiçbir suçu ve günahı olmayan bir şehrin insanına yapılan bu zulüm artık son bulmalı, Sivas ve Sivaslı felaha kavuşturulmalıdır.

Birilerinin kendi menfaatleri için kurduğu bu çirkin kumpas artık şehri çok sıkmaktadır.

Buradan yetkilileri uyarıyoruz, önümüzdeki 2 Temmuz da kötü şeyler olabilir Sivas ta şimdiden gerekli tedbirleri alsınlar.

İş işten geçtikten sonra da birilerini suçlamasınlar.

Allaha emanet olun.

 

http://www.milliyetciler.com/modules.php?name=News&file=article&sid=1696&mode=thread&order=1&thold=0 

HUDSON ENSTİTÜSÜ ve FELAKET SENARYOSU

Hudson Enstitüsü’nde yapılan son toplantıda,

“Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu’ya bir suikast düzenlenmesi.

İstanbul’da Beyoğlu’nda en az ‘50 kişinin ölümü’ ile sonuçlanan bir bombalı saldırı gerçekleştirilmesi.

Sokaklara dökülen milyonlarca kişinin orduyu PKK’ya  nihai darbe vurmaya çağırması. Tepkiler karşısında ‘sıkışan’ hükümetin TBMM’den yetki kararı çıkartması üzerine sınırda bekleyen TSK’nın hemen K.Irak’a girmesi.” şeklinde bir senaryoya kafa yormaları istenmiş katılımcılardan.

Fikirler üretilirken, TSK’nın Kuzey Irak’a girmesinin bir sonucu olarak PKK ele başılarının yakalanarak Türkiye’ye teslim edilme ihtimali dillendirilmiş katılımcıların bir kaçı tarafından.

1999 seçimleri öncesi Apo itinin yakalanışının DSP’ye yaradığı gerçeğinden hareketle oradaki birkaç kişide “Bu AKP’nin işine yarar” diye itiraz etmiş.

Bunlar ABD’de görev yapan ve ABD çıkarları doğrultusunda çalışan bir strateji kuruluşunun varsayımları iken, sanki ortada bir gerçeklik varmış gibi AKP’den üç farklı yorum geliyor.

Egemen Bağış, PKK elebaşılarının Türkiye’ye teslimi konusunda AKP’ye puan kazandırmamak için karşı çıkanları “Vatan hainliği” ile suçluyor.

RTE, sanki bugüne kadar ABD’nin Ortadoğu üzerindeki hiçbir senaryosuna izin vermemiş gibi “Bu senaryolara izin vermeyeceğiz” diyor. En son Anafartalar eylemi veya ondan evvel ki Hrant Dink suikasti bu senaryolardan değilmiş gibi birilerinin zekası ile alay edercesine veriyor bu beyanatı.

ABDullah Gül ise “Asker o toplantıyı terk etmeliydi” diyor. Askerin bulunması gereken en elzem yer neresidir tartışılır. Asker ta en başta bir Amerikan strateji kuruluşuna Türkiye üzerindeki senaryoların görüşüleceğini bilerek gitmesi gereklimi idi? Ayrı bir araştırma mevzuudur. Ama Türk Askeri çoğu zaman terk etmesi gerekli olan toplantıları terk ettiğini ABD’li yetkililerin yeni Ortadoğu haritasını masaya koydukları vakit ki tavırlarından biliyoruz. Oradaki askerlerin iyi niyetli olduğu varsayımı ile toplantının sonucunu öğrenmek adına orada kaldıklarını kabulleniyoruz.

Dikkat çekmek istediğim asıl nokta şudur;

Yıllardır biliriz ki Amerika’da görev yapan bu tip strateji kuruluşları dünyanın çeşitli bölgelerinde Amerikan Emperyalizmini hakim kılmak ve Amerikan menfaatlerini kollamak adına bu tip senaryolar üreterek uygulamaya koyarlar.

Hudson Enstitüsü de bu tip kuruluşlardan biridir.

RTE, partisini kurmadan evvel ABD’den izin(!) almak için Washington’a gönderdiği danışmanları bu kuruluş ile bağlantıya geçmişlerdi.

Şimdi bu kuruluşun dünyanın pek çok bölgesi için belli periyotlarla yaptığı bir toplantının basına sızdırılması ve bunun üzerine Türkiye’de ki siyasal iktidarın balıklama atlaması ne ile izah edilebilir?

Son aylarda artan PKK saldırılarında derin devlet parmağı olması iddiaları, bütün bu karanlık uygulamaların ardında yatan gerçeğin sadece ve sadece AKP’nin seçim öncesi elini güçlendirme çabaları olabilirliği üzerinde kanaatler uyandırıyor.

 

http://www.milliyetciler.com/modules.php?name=News&file=article&sid=1688&mode=thread&order=1&thold=0 

DİYARBAKIR-KERKÜK HATTI

Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın ABD'den yaptığı,

 

"Kuzey Irak'ta ki iki Kürt gurubun terör örgütü PKK'ya açık desteği nedeni ile onlarla görüşmeyeceği" açıklaması ile ülke gündemine yeni bir tartışma düştü.

 

Eşkıyaya açık açık destek verdiği belli iki gurup ile görüşmek örgüte meşruiyet kazandırır mı? Kazandırmaz mı? Asker görüşmesin ama siviller görüşebilir mi? Bundan ülkemiz menfaat görür mü? Görmez mi?

 

Bu tip tartışmalar Türk'ün devlet geleneğine göre öyle ulu orta yapılmamalıdır. Bu işin görevlileri ve uzmanları bir araya gelerek artılar ve eksiler belirlenerek Devletimizin çıkarlarına en uygun olacak formül bulunmalı ve o uygulanmalıdır. Ama iktidar sahipleri bu işi tam bir çadır tiyatrosuna çevirmiş durumdadırlar. Devlet idaresi ciddiyet isteyen bir görevdir. Öyle Meclisteki parti gurup toplantılarını partili gençlerle stadyuma çevirerek ülke yönettiğini zannedenler büyük bir yanılgı içindedirler. Az bir devlet ciddiyeti melekesine sahip bulunanlar bu işi tasvip etmezler. Bunun böyle olamayacağını kendi partilerinden Meclis Başkanı seçtikleri Bülent Arınç dahi tevil etmişlerdir.

 

Bu tartışmalar sürüp giderken Diyarbakır'dan bir ses daha geldi

"Kerkük'e yapılacak müdahaleyi Diyarbakır'a yapılmış sayarız".

 

Hoppalaaaaaaa......

 

Diyarbakır nere, Kerkük nere?

 

Diyarbakır kimin? Kerkük kimin?

 

Kerkük'e müdahale edecek kim?

 

O müdahaleyi Diyarbakır'a yapılmış sayacak kim?

 

Net olmayan, muğlak bir ifade.

 

Meydan okunduğu kesin de, içi boş doldurulmamış, kof bir meydan okuma.

Hani reklam da var ya; "yersen" türü bir efelenmedir bu.

Diyarbakır'da bizim Kerkük'te bizimdir.

 

Kerkük'e bir müdahale olacak ise - ki geç bile kalınmıştır müdahale için- bu Türkiye Cumhuriyetinin garantörlük haklarından doğacak bir müdahale olacaktır.

 

Türkiye müdahale yapacak olursa da öyle üç buçuk satılmışın efelenmesinden tırsacak bir devlet değildir. Tarih bunu teyit edecektir. Bu millet tarih boyunca pek çok ülke fethetmiş, pek çok toprak kaybına uğramıştır, zaferler kazanmış, mağlubiyetler almıştır, yenmeyi de yenilmeyi de bilir, ölmeyi de öldürmeyi de bilir. Bu nedenle bu efelenme yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış hedefe yapılmıştır. Bu ancak Türk'ü daha da hırslandırır, müspet manada azmini artırır.

 

"Cahil cesur olur" demiş Atalarımız. Bu da tamamen cahilce bir efelenmedir. Türk'ü tanımayan, Türk'ü bilmeyen zavallıların yapacağı türden. Bizim buralarda bir yaşlı ermeni vardı, derdi ki; "bu ayrılmak isteyen Kürtler'de bizim yaptığımız hatayı yapıyorlar, büyük devletlerin poh pohuna aldanıp Türk'e kafa tutuyorlar. Ama Türk'ün tersi kötüdür, bir ayaklanırsa geri oturuncaya kadar soluğu bizim gibi kim bilir nerde alırlar?" Bir evvel ki yazımda bahsettiğim "tarihten ibret alma" vasfını ayrılıkçı Kürt'lerin de edinmesi gerekiyor. tarihi araştırıp Türk'ün neler yaptığına bakmalı ve ondan sonra Türk'ün karşısına çıkmalılar.